31. Gün – Yazma Alışkanlığı

Bugün çok üretken bir gündü. 1.659 kelime yazmışım ve romanın baş kahramanı Şahin’in bağlandığı/sevdiği birini elinden almışım. Kendimi romanın kötü adamı gibi hissettiğim için hislerim karışık ama yapılması gerekiyordu ve yapıldı.

***

Roman İpucu

Romanın kahramanı Şahin’den söz etmişken onun can dostu bir evcil hayvana sahip olduğunu söylesem? Hem de yırtıcı bir kuş. Ne mi? Çok belli aslında; tabii ki bir şahin!

Evet Şahin’in evcil bir kızıl şahini var, ismi de Pençe.

Kızıl Şahin

Şimdi bu yeni öğrendiğimiz bilgiyi de kullanarak romanın planlanan ismine ulaşabiliriz;

“Şahin Pençesi”

***

Yazma Alışkanlığı

İtiraf ediyorum, dün en zoru başlamaktır derken bazılarınızı kandırmış olabilirim.

Kimileri için başlamak pek de zor olmayabilir, onu devam ettirip sona varmak daha zordur. Bir roman için bunu ele alacak olursak, sona varmanın zorluğunun arkasında birçok sebep olabilir. Boş bir sayfaya bakıp bakıp da bir şeyler yazamamanın diğer adı olan “yazar tıkanması (writer’s block)” bunların en başında gelir sanırım.

Tıkanmanın birçok sebebi olabilir ama beni en çok kilitleyen iki nokta var;

  • Birincisi, kötü yazdığımı düşündüğüm için (veya bazen gerçekten kötü yazdığım için) beni yazmayı bırakmaya iten, kelimelerin akışını önleyen o bilindik dürtü,
  • İkincisi, ise anlatacağım sahneyi kafamda hiç canlandırmadan yazmaya çalıştığımda yaşadığım tıkanıklık.

İkisini de kendimce şu şekillerde aşmaya çalışıyorum;

  • İkinciyi aşmanın yolu nispeten basit; yazmaya koyulmadan önce önümdeki sahneyi şöyle bir hayal etmek.

Fakat bazen bu da yeterli olmuyor, bir karakterin yapacağı hareket o sahneye uymuyor veya olmaması gereken bir şey uyuyor. Olsun fark etmez, kafamda planladığım şeye uymuyor diye bunu sayfadan sakınacak değilim. Onu da yazıyorum. İlk taslağı yazarken hiçbir şeyden sakınmamaya çalışıyorum. Nasıl olsa üzerinden geçmek için geri döndüğümde kötü olanları atıp, yenisini yazabilir, iyi olanları daha da iyileştirebilirim.

  • İlk tıkanıklığı aşmak ise biraz daha zor. Onun yolu ise yazdığım şeyler ne kadar kötü olursa olsun her gün kendime koyduğum minimum sınır dâhilinde bir şeyler yazmak.

Örneğin benim sınırlarım şöyle; her gün ortalama 1.000 kelime yazmaya çalışıyorum. Ama sonuçta insanız, bunun hastalığı var, günün yorgunluğu var. Haftanın her günü aynı performansı vermem mümkün değil. Fakat yazmamazlık da edemem. O yüzden kendime gülünç bir de minimum sınırı koydum. En az yazdığım günlerde bile romana en az 100 kelime eklemeliyim. Evet, belki de sadece 10 dakikamı alacak olan bir 100 kelimecik. Fakat buradaki amacım elimdeki taslağı büyütmekten çok, intizam içinde her gün iyi veya kötü yazıyor olabilmek.

Kim bilir, siz belki her gün değil de, hafta sonundan hafta sonuna yazıyorsunuzdur. Ya da kendinize göre başka bir rutininiz vardır. Önemli olan bir yazma düzenine sahip olmak ve bunu alışkanlığa çevirebilmek.

Reklamlar

30. Gün – En Zoru Başlamak

Bugün romanı yazmaya başlayalı bir ay olmuş. Gün içerisinde yazdığım 1400 kelimeyle kelime sayısı da 27494’e çıkıyor ve 30. günde yüzde otuza ulaşıyor.

Bugün yazdığım sahneler çok hareketli ve birden çok karakterin aynı anda birden çok askiyonda bulunduğu kısımlardı. Bu ilk taslakta olayları her ne kadar kafamdaki ilerleyişe göre sıralayabilmiş olsam da, sahnenin daha anlaşılır olması için buranın ilerde tekrar üzerinden geçilmesi gerekecek.

Şu an 6. bölümün sonlarındayım. Her bölüm şimdilik 4000-6000 kelime arasında gidiyor. Epiklik hissini verebilmek için bu uzunluk ideal gibi ama ilerde bu da değişebilir. Özellikle yoğun duygusal anların yaşandığı ve bol aksiyonun olduğu kısımlar şimdilik daha uzun bölümlere sahip.

***

Roman İpucu

Her gün olmasa da, arada sırada romanın temel aldığı Viyana Gökleri öyküsünden ne yönlerden farklı olduğunu gösteren veya sadece roman hakkında bazı ilginç bilgiler paylaşmak istiyorum.

Öncelikle romanın ismi Viyana Gökleri olmayacak. Hatta aslında, öyküde geçen kısım kitabın nispeten başlarında olup bitiyor ve gelişen olaylar da orijinalinden epey farklı.

Peki, kitabın muhtemel ismi ne olacak? Bunu öğrenebilmek için iki şeyi bilmek gerekli. İlki romandaki yeni baş kahramanın ismi. Öyküde ana karakter Adnan’dı fakat romanı taşıyacak kadar güçlü bir karakter değildi kendisi. O yüzden baş kahramanda isimden başlayarak epey karakter değişimine gittim.

Yeni baş kahramanın adı ise, Şahin. Karakterin bu ismi almasının bazı sebepleri var ama sizce de daha akılda kalıcı bir isim değil mi?

Kitabın ismi ise yarın…

***

En Zoru Başlamak

Evet, gerek bu yazıyı yazarken olsun, gerek her gün romana yeni kelimeler ekleyerek biraz daha ilerletirken olsun, her seferinde, her zaman en zoru, o klavyenin başına oturup, boş sayfaya yeni kelimeler eklemeye başlamak.

Ama bunların en zoru da romanın o ilk başlangıcını yapmak.

Aslında ben romanın kurgu planını 5 ay kadar önce az çok tasarlamıştım. O günden bu yana ise hemen her gün güçlü ya da zayıf olsun, artık romanı yazmaya başlamamı söyleyen bir dürtüyle güne başlıyordum ama bir türlü projeye başlayamıyordum.

Şimdiye kadar yazdığım en uzun öykü 8.000 kelime civarıyken, 90.000 kelimelik dev bir romana nasıl başlayabilirdim?

Bu konuda yardımı dokunan ilk şey, romanı bir bütün olarak değil de, bölüm bölüm olarak görmeye çalışmak oldu. Yani her bölümü kendi içinde bir kısa hikaye gibi görmeye çalıştım. Sonuçta, şimdiye kadar sadece kısa öyküler yazmıştım ve romana kendimi nispeten huzurlu hissettiğim bir açıdan yaklaşarak o “büyük proje” hissini biraz azaltabildim.

İkinci nokta ise aslen o ilk bölümü yazmaya başlamanın zorluğuydu. Dediğim gibi her bölümü çoktan kurgulamış, planı yazıya bile dökmüştüm. Ama o ilk bölümün ilk cümlesini yazmadan bu iş başlamış sayılmazdı.

Hemen her gün yazmak için planlar yaptım, ama her gün yazmadan günün sonunu getirdim. Böyle böyle birkaç ay geçti (ertelemenin bu kadarı!). Sonra hiç plan yapmadığım, yazmayı düşünmediğim bir gün bilgisayarın başındayken, daha ne yaptığımın farkında olmadan yeni bir sayfa açmış ve direk yazmaya başlamıştım. Evet, çok yavan bir hikaye biliyorum ama işin özüne bakalım;

Sonradan fark ettim ki, yaptığım şey, sorunu plansız yaklaşarak çözmekti. O gün yazmaya başlamak gibi bir planım yoktu. Hatta aklımın ucundan bile geçmemişti. Sanırım bazen kendimize koyduğumuz engelleri aşabilmek için o başlangıç eyleminin üzerinde hiç düşünmeden hareket etmek gerekiyor.

O yüzden, sizin de başlamak istediğiniz ama bir türlü el atamadığınız bir projeniz varsa, önce ona tam bir bütün olarak değil de parça parça yaklaşmayı deneyin, sonra beyninizin hiç beklemediği bir anda bodoslama dalın ve başlayın gitsin.

(söylemesi kolay değil mi?)